MEB HABERLER

    İLETİŞİM

  • Adres:Kastamonu Göl Anadolu
    Öğretmen Lisesi
    37100 Kuzeykent/KASTAMONU
  • Telefon Santral:0(366)215 01 96
  • Müdür:0 (366) 215 34 45
  • Müdür Baş.Yard:0505 802 55 43
  • Erkek Pansiyonu:366 215 39 88
  • Faks:0 (366) 215 12 99
  • E-Posta:Arşiv ve bilgi için fotoğraf gönrebilceğiniz e-mail adresimiz) gol.ogretmen2011@hotmail.com
:: ::

ANNELER BABALAR ÇOCUĞUNUZ SINAVA GİRİYOR…

Çocuğunuz sınav için hazırlanıyor, siz de onu destekliyorsunuz. Öncelikle çocuklarımızı desteklemenin, hayata hazırlamanın görevimiz olduğunu düşünüyorsunuz ki çok doğru. Sonra onların başarısının bizlere de gurur verdiğini neden söylemeyelim? Onlar bizim birer parçamız değil mi? Öyleyse, onların başarılı olmasını istiyoruz, istemekte de haklıyız. Onlar için birçok fedakârlık yapıyoruz, karşılığında da hiç değilse manevi bağları, aile için olması gereken sevgiyi bekliyoruz.
Bu konuda pek çok şey yaparken belki de unuttuğumuz bazı noktalar kalıyordur, biraz bunlara değinelim mi? Çocuklarımızı çok severken kişisel isteklerimizin, beklentilerimizin onlar için belki de aşırı bir yük olacağını düşünüyor muyuz? Onlara yardım etmekle, onları kontrol etmek arasındaki farkı biliyor muyuz? Onları doğru yönlendirmek isterken onları belki de unuttuğumuzu fark ediyor muyuz? Acaba çocuğumuzu nesnel olarak (objektif) tanıyor muyuz, yoksa onları görmek istediğimiz gibi mi görüyoruz? Çocuğumuzla ilgili uyarıları ya da eleştirileri kabul edebiliyor muyuz, yoksa hemen onu ve kendimizi savunuyor muyuz?
Düşünmeye başlayınca görebiliriz ki, çocuğumuza karşı olan sevgimiz belki de bizi kimi zaman bazı gerçekleri görmekten alıkoyuyor olabilir. Çocuklarımıza yardım etmek isterken bizim de bilmemiz gerekenler olduğunu unutmayalım.
BEKLENTİLERİMİZ ÇOCUKLARIMIZ İÇİN Mİ? …
Bu soru sadece bizim için değil, bütün dünyada geçerli bir sorudur. Ünlü Amerikalı yazar Arthur Miller yazdığı bir tiyatro oyununda ‘kendi beklentilerini oğluna yükleyen ve onu zorlayan bir babanın dramını' yazmıştı. '‘Satıcının Ölümü'’ adındaki bu oyun yazık ki kötü bir sonla bitiyor, kendi istekleriyle babasının istekleri arasında bunalan genç evini terk ederken şu mektubu bırakıyordu: "Sevgili babam. Sen bir satıcıydın ve benim okuyarak senden üstün bir yerde olmamı istedin. Ama ben bu beklentini gerçekleştirecek kişi değilim. Ben daha üstün bir yerde olmayı istemiyorum, kendi yaptığım şeylerle kişiliğimi kazanmak istiyorum. Buna uygun hareket edebilmek için de evden ayrılıyorum." Baba, çocuğunun bu hareketinin kendi yanlışından kaynaklandığını anlar ve kendini suçlar. Oyun Amerika’da çok etki yaptı ve pek çok aile çocuklarıyla arasındaki tartışmalara tutulmuş bir ışığı bu oyunda buldu.
Anne baba olarak beklentiler taşımakta hakkımız olabilir ama çocuğumuzun beklentilerini öğrenmek, bu beklentinin nedenlerini düşünmek daha önemli değil mi? Belki çocuğumuzun beklentileri konusunda bizim de haklı bulacağımız nedenler vardır. Bunları gözden kaçırmak yanlış olmaz mı?
ÇOCUĞUMUZA VERDİĞİMİZ DEĞER NE İÇİNDİR ?…
  Yapılan bir araştırmada; gençlerin, anne ve babalarının kendilerine neden değer verdiği sorusuna şu şekilde yanıt verdikleri belirlenmiştir.
1. Bize, onların istediklerini yaptığımız zaman değer veriyorlar.
2. Başarılı olduğumuz zaman değer veriyorlar.
Hemen arkasından da ‘keşke bize sadece kendimiz olduğumuz için değer verselerdi.’ Cümlesini kullanmışlar. Bu konu bütün hayatımızı etkileyecek önemde bir konudur. Hayatımız boyunca ‘kendimize verdiğimiz değerin’ içinde en yakınlarımızın bize neden değer verdiğine ilişkin kanımız rol oynar. 'kendilik değerimiz’ böyle olur. En yakınlarımız, annemiz ve babamız bize neden değer verirler? Bu sorunun yanıtı hep aklımızda durur. Bizi tanıyarak, bizi değerli bularak verilen değer çok önemlidir ve bizim başarımızın sağlam bir dayanağıdır. Bu değer bize özgüven kazandırır. Ama başarımıza verilen değer bize özgüven değil, ’ya başaramazsam ?’ diye bir kuşku kazandırır. Onun için çocuğumuza, başarıları için değil, kişiliği, karakteri, kısaca kendisi için değer vermeliyiz ve bunu böyle belirtmeliyiz.
Unutmayalım ki, hayattaki sınavlar sadece üniversiteye girmek için verilmez. Bütün hayat bir sınavdır ve hepsini de kişiliğimizin, karakterimizin değerleriyle vermemiz asıl olmalıdır.
ÇOCUĞUNUZU YETERİNCE TANIYOR MUSUNUZ?
            Bu soruya kolayca ‘elbette tanıyorum, o benim çocuğum’ demeden önce biraz düşünelim. Çünkü, araştırmalar göstermiştir ki, bizler, anneler babalar olarak çocuklarımızı nesnel (objektif) olmaktan çok, öznel (subjektif) olarak tanıyoruz. Bunun asıl nedeni de, anne babaların çocuklarını ‘olmaları istedikleri gibi görmeleri için güçlü bir güdüye sahip olmaları’ dır. Anneler ve babalar çocuklarını belirli hayat başarıları içinde görmek isterler ki bu doğaldır. Çocukları hayatta başarılı olsun, iyi bir eğitim görsün, iyi bir mesleği olsun, iyi bir gelir sahibi olsun, mutlu bir yuvası, mutlu olacağı bir eşi, sağlıklı, güzel çocukları olsun. Hayatlarındaki başarıyı aileleri ile paylaşsın, kendisine, ailesine, topluma yararlı olsun isteği elbette doğaldır. Ancak bu istek ‘güçlü bir güdü’ biçimine geldiği zaman anne babaların çocuklarına bakışını da farkında olunmadan değiştirir ve biçimler. Böylece de çocuklarımızı ‘oldukları gibi değil’, ‘olmalarını istediğimiz gibi’ görmeye başlarız.
Ayrıca, çocuklarımızın bütününü görmekten çok görmek istediğimiz alanlara daha çok dikkat ettiğimiz için, tanımakta eksiklerimiz oluşur. Örneğin, bir anne için çocuklarının en önemli özelliği ‘yeterince yemek yiyip beslenmeleri’ olabilir. O zaman, anne, çocuklarının duygusal sorunlarına beslenmeleri kadar dikkat etmez, bu da çocuklarını tanımakta eksiklikler yaratır. Baba, çocuklarının okul durumuna çok dikkat eder ve çocuklarının mutsuzluk nedenlerini gözden kaçırabilir. Dikkat edilmesi gereken çok şey vardır. Onun için de ‘evet, elbette tanıyorum’ demeden önce bunları düşünmeliyiz.
            Çocuklarımızı tanımanın yolu, onlarla iletişimimizi arttırmak, onları dinlemek, onlara değer vermekten geçer. Çocuklarımızın duygularını, düşüncelerini paylaşmalı, kendi duygularımızı, düşüncelerimizi de onlara aktarmalıyız. Çoğu kez yapılan yanlış, çocuklarımızı sorgular gibi onların yaptıklarını öğrenmeye çalışmak, onları sadece eleştirmek ve ne yapacaklarını söylemek isteğidir. Bunların hiç birisi paylaşmak değildir ve çocuklarımızı anlamanın doğru yolu olamaz. Çocuklarımızı dinleyelim, anlayalım ve hayatı onlarla paylaşalım. Birisini yeterince tanımak oldukça karmaşık bir işlemdir ama ödülü de ‘birbirimizi anlamak ve sevmek’ olarak çok değerlidir.

BAŞARININ SIRLARI

Kimler başarılı oluyor?
·           İtiraz etmeyi ve itiraz etmekle başkaldırıyı ayırt etmeyi bilen
·           Yaşadıklarından ders alarak teorik ve pratiği harmanlayabilen
·           Olaylara geniş açıdan bakarken empati kurabilen
·           Kendine güvenen ve hayata iyi hazırlanabilen
·           Kendini geliştirmeye hevesli olan
·           Ders dışında da okuyan, kültürlü
·           Hedefleri olan ve onları gerçekleştirmek için çabalayan
·           Okuluna değer veren ve aktivitelere katılan
·           Hocalarıyla ders dışında da fikir alışverişinde bulunan
·           İdeolojisini kendine saklayan, fikirlere açık olan
·           Güveni aptal cesaretiyle karıştırmayan
·           Gündemi takip eden, olaylara farklı yorum getirebilen
·           Yeri geldiğinde akıntının tersine gidebilen
·           Not tutmanın önemini bilen; fotokopilerle değil, kendi notlarıyla çalışan
·           İnsanlarla iyi iletişim kurabilen.
·           Verilenlerle yetinmeyip sürekli bilgiyi arayan
·           Doğru ile yanlış bilgiyi ayırt eden
·           Sosyal yönü güçlü olan, araştırmayı seven
·           Bilgisayar kullanabilen, yeniliğe açık
·           Yabancı dil bilen, kütüphaneden yararlanmasını bilen!
Teneffüs  sohbetlerine değil, derse girmek için okula giden öğrencilerin daha kolay başarıyı yakaladıkları saptanmış....
Kimler başarısız oluyor?
·           Günlük çalışma planı yapmadan güne başlayan,
·           Derste not almak yerine akılda tutmaya çalışan,
·           Zor ve acil işler yerine, kolay ve önemsiz işlerle ilgilenen,
·           Son gece koca bir kitabı ezberleyebileceğine inanan,
·           Dağınık ve düzensiz bir ortamda çalışan,
·           Ödevlerini yaparken ayrıntılara gereğinden fazla takılan,

SAĞLIKLI BİR AİLEDE SORUNLARI ÇÖZMEK İÇİN KULLANILAN YÖNTEMLER

•Duygu ve düşünceler olduğu gibi, abartılmadan ortaya konulmalıdır (Bu tutuma kendine güvenli ve kendine saygılı tutum diyoruz. Bu tutum içinde olan kişiler hem kendilerine hem de başkalarına saygı gösterirler.)
•Sorunlar şimdiki bağlam içinde ele alınmalı ve eski birikimler işin içine sokulmamalıdır
•Kesinlikle öğüt verme kullanılmamalı, davranışlar somut bir biçimde ayrıntılı olarak ele alınmalıdır.
•Yargılamaya gidilmemeli, kişiler kendi duygu ve düşüncelerini ifade edebilmelidirler.
•Duygu ve düşünceler, ne az ne eksik, olduğu gibi ifade edilmelidir; karşısındakinin ne beklediğine ya da en mükemmel olması gerektiğine göre ifadeler aranmamalıdır.
•Konunun özü ile konuya ilişkin olmayan ayrıntılar birbirinden ayırt edilmelidir. Örneğin siz çocuğunuza “iki saat geciktin” dediğinizde, çocuğunuz size: “hayır bir saat kırk beş dakika geciktim” dememelidir.
•Sorun çözmede etkin dinleme kullanılmalıdır.
•Belirli bir zaman konusu içinde ancak bir çatışma üzerinde durulmalı, başka çatışma konuları çatışmaya katılmamalı.
Örneğin: “hem geç kalıyorsun hem de bana yardım etmiyorsun” diyerek iki konuyu birden ortaya atmamak gerekir.
•Birinin haklı çıkması yerine her iki tarafın da anlaşabileceği bir çözüme yönelmek gerekir. “Ben haklıyım, sen yanlış hareket ediyorsun” tarzında davranmamak gerekir.

SAĞLIKSIZ AİLEDE GİZLİ KURALLAR

Sağlıksız ailede kurallar bilinçaltındadır. Gizli ve açığa çıkmamıştır. Bu kuralları kimse tartışamaz. İşte sağlıksız ailede geçerli olan kurallar şunlardır:
1.Denetleme: Çocuk duygu ve düşüncelerini ifade ederken hep korku içindedir. Ya da duygularını ifade edemez, bastırır. Söyleyeceklerini hep önceden kestirmek zorundadır. Kendiliğinden ortaya çıkan davranış kötüdür, affedilmez. Bu tür ailelerde sağlıklı bir güven ortamı söz konusu değildir.
2.Mükemmeliyetçilik: Yapılan her işte, girilen her sınavda kişinin mükemmel olması beklenir. Her şey göstermeliktir, başkasının beğenmesi için yapılır. Mükemmeliyetçilik kişinin kendi gerçeğinin hiçbir değeri olmadığını kendi düşünüş ve değerlendirilişinin önemsiz olduğunu ifade eder. Bu ortamda yetişen çocuğun temel duygusu umutsuzluktur. Kendilerini değersiz, yetersiz bulurlar.
3.Suçlama: Suçlama olayları olduğu gibi kabul etmemenin bir sonucudur. Yapılan suçlamalar her şeyin denetim altında tutulması gerektiği ve yapılan her şeyin mükemmel olmasının zorunlu olması gerektiğini ortaya çıkarır. Bu durum ise kişide kaygı ve utanç duygularını yaratır.
4.Beş temel özgürlüğün inkârı: Sağlıksız ailede kişilerin doğal olarak geliştirdikleri algılama, duygu, düşünce, davranış, arzu ve amaçları inkâr edilir. “içinden geldiği gibi değil; mükemmeliyetçi kurala uyarak, başkalarının senden beklediği biçimde algıla, duygulan, düşün, davran, arzu et ve amaç edin.” Bu durum kişini kendi gerçeğini inkâr etmesine neden olur. Böylece kişi tamamen dışa bağımlı, kendi iç dünyasıyla ilişkisi kopuk, robot gibi yaşar. Böyle bir kişinin mutlu olması da söz konusu olmaz.
5.Konuşmanın yasak olması: Sağlıksız bir ailede özellikle çocukların duygu ve düşüncelerini ifade etmesine olanak verilmez. Bu durum çocuklarda değersizlik duygularına neden olur.
6.Küskünlük ve kırgınlıkların sürdürülmesi: Aile içindeki kırgınlık ve küskünlüklerin sürdürülmesi, kişilerin birbirlerini anlamasını ve sorunun çözülmesini engeller.
7.Kimseye güvenmeme: Sağlıksız bir ailede kimse kimseye güvenmez. Aslında güven var gibi görünse de temelde güvensizlik vardır. Sağlıksız ailede yetişen kişi kimseden saygı ve gerçek sevgi görmediği için kimsenin kendisine yardım edemeyeceğine inanır. Yardım etmek isteyenlerin “mutlaka art düşüncesi vardır, çıkarı vardır” diye düşünür.
Sağlıksız ailede yetişen kişilerin kendilerine güveni olmaz. Bu kişiler mutlaka dıştan denetimli bireyler olurlar.

DEĞERLİ ANNE ve BABALAR

EĞER
Bir çocuk, düşman bir çevrede yaşarsa, kavga etmeyi öğrenir.
Bir çocuk korku içinde yaşarsa, korkmayı öğrenir.
Bir çocuk acıyan insanlarla beraber yaşarsa, kendini zavallı hissetmeyi öğrenir.
Bir çocuk kıskançlık içinde yaşarsa, nefret etmeyi öğrenir.
Bir çocuk ona cesaret veren bir çevrede yaşarsa, kendine güvenmeyi öğrenir.
Bir çocuk onu öven bir çevrede yaşarsa, o da takdir etmesini öğrenir.
Bir çocuk sevgi içinde yaşarsa, sevmeyi öğrenir.
Bir çocuk kendine değer veren bir çevrede yaşarsa, bir gayesi olduğunu öğrenir.
Bir çocuk dürüst muamele görürse, adaletin ne olduğunu öğrenir.
Bir çocuk doğruluk içinde yaşarsa, hakikatin ne olduğunu öğrenir.
Bir çocuk daima dostluk, güler yüz ve anlayış gösteren bir çevrede yaşarsa, dünyanın içinde yaşanacak güzel bir yer olduğunu öğrenir.
                                      
         DİKKAT ! ! !
Gülünç duruma düşürülen çocuk çekingen olur.
Her zaman eleştirilen çocuk, kendini kabahatli bulur, kendine güveni olmaz.
Kendisine inanılmayan çocuk, yalancı ve dolandırıcı olur.
Kin ve nefret içinde yaşayan çocuk, düşmanca duygular geliştirmeye başlar.
Kendisine sabır gösterilen çocuk, hoşgörülü olur

KAVANOZ

Zamanın iyi ve üretken olarak kullanıma konusunda zaman zaman kurslar düzenleniyormuş. İşte bu kurslardan birinde zaman kullanma uzmanı öğretmen, çoğu hızlı mesleklerde çalışan öğrencilerine:
“Hadi, küçük bir sınav yapalım” demiş. Ve masanın üzerine kocaman bir kavanoz koymuş. Sonra bir torbadan irice kaya parçaları çıkarmış, dikkatle üst üste koyarak kavanozun içine yerleştirmiş. Kavanozda taş parçası için yer kalmayınca sormuş:
“Kavanoz doldu mu” Sınıftaki herkes,
“Evet, doldu” yanıtını vermiş.
“Demek doldu ha” demiş hoca. Hemen eğilip bir koca küçük çakıl taşı çıkartmış, kavanozun tepesine dökmüş, kavanozu eline alıp sallamış, küçük parçalar büyük taşların sağına soluna yerleşmişler. Yeniden sormuş öğrencilerine:
“Kavanoz doldu mu?” İşin sanıldığı kadar basit olmadığını sezmiş olan öğrenciler,
“Hayır, tam da dolmuş sayılmaz” demişler.
“Aferin” demiş zaman kullanım hocası. Masanın altından bu kez de bir koca dolusu kum çıkartmış. Kumu kaya parçaları ve küçük taşların arasındaki bölgeler tümüyle doluncaya kadar dökmüş. Ve sormuş yeniden:
“Kavanoz doldu mu?”
“Hayır dolmadı!” diye bağırmış öğrenciler. Yine “Aferin” demiş hoca. Bir sürahi su çıkarıp kavanozun içine dökmeye başlamış. Sormuş:
“Bu gördüklerinizden nasıl bir ders çıkardınız?” Atılgan bir öğrenci hemen fırlamış:
“Şu dersi çıkarttık. Günlük iş programınız ne kadar dolu olursa olsun, her zaman yeni işler için zaman bulabilirsiniz.”
“Olabilir” demiş öğretmen. “Ancak asıl çıkartılması gereken ders şu:
Eğer büyük taş parçalarını baştan kavanoza koymazsanız daha sonra asla koyamazsınız.
Ve tabii, herkesin kendi kendisine sorması gereken soruyu sormuş:
“Hayatınızdaki büyük taş parçaları hangileri? Onları ilk iş olarak kavanoza koyuyor musunuz? Yoksa kavanozu kumlarla ve suyla doldurup büyük parçaları dışarıda mı bırakıyorsunuz?” Ya biz? Kaya parçalarına öncelik veriyor muyuz?

BAKIŞ AÇISI

Dr. Paul Ruskin, öğrencilerine yaşlanmanın psikolojik belirtilerini öğretirken onlara şu olayı okur:
" Hasta ne konuşuyor, ne de söylenenleri anlıyor. Bazen saatlerce anlaşılmaz şeyler geveliyor. Zaman, yer ya da kişi kavramı yok. Yalnız, nasıl oluyorsa, kendi adı söylendiğinde tepki veriyor. Son altı aydır onun yanındayım, ne görünüşü için bir çaba sarf ediyor ne de bakım yapılırken yardımcı oluyor. Onu hep başkaları besliyor, yıkıyor ve giydiriyor. Dişleri yok, yiyeceklerin püre halinde verilmesi gerekiyor. Gömleği salyalarından dolayı sürekli leke içinde. Yürümüyor. Uykusu sürekli düzensiz. Gece yarısı uyanıp çığlıklarıyla herkesi uyandırıyor. Çoğu zaman mutlu ve sevecen, fakat bazen ortada bir sebep yokken sinirleniyor. Biri gelip onu yatıştırana kadar da feryat figan bağırıyor."
Bu olayı okuduktan sonra, Ruskin öğrencilerine böyle birinin bakımını üstlenmek isteyip istemediklerini sorar.
Öğrenciler bunu yapamayacaklarını  söylerler. Ruskin, kendisinin bunu büyük bir zevkle yaptığını ve onların da yapması gerektiğini söyleyince öğrenciler şaşırırlar. Daha sonra Ruskin hastanın fotoğrafını dolaştırmaya baslar. Fotoğraftaki doktorun altı aylık kızıdır. Dr.Ruskin, Amerikan Tıp Birliği Dergisindeki makalesinde, (günümüzde çok yaşandığı gibi ) gülünç bir yanlış anlamanın insana nasıl tamamen farklı bir perspektif kazandıracağını anlatmaktadır.  Belki de hayatta yaşadığımız birçok şey bize önyargılarımız ve bakış açılarımız tarafından dayanılmaz ve zor gözükebilir...
 
Allen Klein'den

YOLUMUZDAKİ ENGELLER

     Eski zamanlarda bir kral, saraya gelen yolun üzerine kocaman bir kaya koydurmuş, kendisi de pencereye oturmuştu. Bakalım neler olacak? Ülkenin en zengin tüccarları, en güçlü kervancıları, saray görevlileri birer birer geldiler, sabahtan öğlene kadar. Hepsi kayanın etrafından dolaşıp saraya girdiler. Pek çoğu kralı yüksek sesle eleştirdi. Halkından bu kadar vergi alıyor, ama yolları temiz tutamıyordu. Sonunda bir köylü çıkageldi. Saraya meyve ve sebze getiriyordu. Sırtındaki küfeyi yere indirdi, iki eli ile kayaya sarıldı ve ıkına sıkına itmeye başladı. Sonunda kan ter içinde kaldı ama, kayayı da yolun kenarına çekti. Tam küfesini yeniden sırtına almak üzereydi ki, kayanın eski yerinde bir kesenin durduğunu gördü. Açtı. Kese altın doluydu. Bir de kralın notu vardı içinde.
"Bu altınlar kayayı yoldan çeken kişiye aittir" diyordu kral.
Köylü, bugün dahi pek çoğumuzun farkında olmadığı bir ders vermişti.
"Her engel, yaşam koşullarınızı daha iyileştirecek bir fırsattır."

© 2010 Tüm hakları saklıdır.      Tasarım: Recep KAYNAR